Avrupa: ­Çeşitliliğin yurdu

Esin veren Avrupa: Çok çeşitli yeteneklerin karışımı kıtayı böylesine yaratıcı kılıyor.

Avrupa kentlerini gezen turistlerin gözde merkezi: Berlin’deki Brandenburg Kapısı
iStockphoto / narvikk

Bu hayatta eski ustalar ya da modern sanat, fütürist mimari ya da ahşap karkaslı tarihi binalar, uygun maliyetli tasarım ürünler ya da olabilecek en güzel tiyatro, müzik ve film festivalleri; bunlar arasında ille de tercih yapmak gerektiğine inananlar, henüz Avrupa’yı görmemiş demektir. Çünkü burada sanatın her dalının sunabileceği tüm örneklerden var. Üstelik özel seçimler yapmak da mümkün. Zira nadide örneklerden yana sıkıntı yok.

Avrupa ilham veriyor. İlham perisi, Avrupa’nın yaratıcı zihinlerinin uçsuz bucaksız eserlerini ateşlemek için binlerce yıldır fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Leonardo da Vinci, Vincent van Gogh, Berthe Morisot, Pablo Picasso ya da Paula Modersohn Becker gibi sanatçılara. Ya da Bach’tan Beatles’a, Mozart’dan Anne Sophie Mutter’e, eserleri bizim torunlarımızın torunlarını cezbedecek sıra dışı müzisyenlere. Avrupa yalnızca besteleyip resmetmekle kalmıyor. Burada kurulan hikayeler de tarihin ayrılmaz bir parçası. Tıpkı Alfred Hitchcock, Agnes Varda, Pedro Almodóvar ya da Andrzej Wajda gibi eşsiz yeteneklerin filme aldığı ya da Jane Austen, Fyodor Dostoyevski, Astrid Lindgren ve Marcel Proust’un kağıda döktüğü öyküler gibi. Ve elbette Johann Wolfgang von Goethe. Şairlerin kralı olarak anılan bu dev kişilik, özellikle de tevazudan pek mustarip olduğu söylenemeyecek biri olarak kimin karşısında eğilmek gerektiğini bilmesiyle evrensel dehasının hakkını vermişti: “Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları”adlı romanında Avrupa’dan söz ederken, “binlerce yıldır kaynağından fışkıran, büyüyen, yayılan, bastırılsa da ezilemeyen, yeniden hayata dönen, kendini yeniden canlandıran ve sonsuz çeşitlilikle öteden beri hayata faaliyet halinde değeri ölçülemez kültür” ifadelerine yer verir.

Barok mimarinin eşsiz örneği: Portekiz’deki Biblioteca Joanina
Barok mimarinin eşsiz örneği: Portekiz’deki Biblioteca Joanina Gerhard Westrich/laif

Eski ve yeninin ihtişamı

Mimari de insan ruhuna layık bir sığınak sunmanın sanatı olarak kayda değer eserlerin kaynağı oldu. Avrupa dünyanın en eski opera binalarından biri olan Napoli’deki Teatro di San Carlo von Neapel’i de barındırıyor. 1737’de inşasına başlanan, III. Karl tarafından yaptırılan bu binanın yaklaşık 2000 kilometre kuzeyindeyse dünyanın en modern opera binalarından biri yer alıyor: Berlin’de yer alan ve 400 milyon avroya yenilenen Staatsoper Unter der Linden. İncelikli teknolojisiyle birkaç saniye içerisinde hiç ses ­çıkarmadan yepyeni bir dünya yaratabilen bu sahnedeki bütün alanlarında dekorları aşağı yatırmak mümkün. Bu teknolojinin dünyada eşi yok.

Portekiz’in Coimbra kentindeki üniversitenin efsanevi Biblioteca Joanina da Barok mimarinin eşsiz bir örneği. Bu kütüphanenin gül ve abanoz ağaçlarından yapılma raflar 70.000’i erken modern dönem ve öncesinden kalan toplam 300.000 cilde ev sahipliği yapıyor. Dünyada Avrupa’dakinden fazla anıt, opera, tiyatro ve müzeye sahip herhangi bir kıta yok.

Fakat Avrupa’da ihtişamını sergileyenler yalnızca tarihi yapılar değil. Avrupa kültür coğrafyası her geçen gün yeni tarzları temsil eden ve yaratan modern binalarla zenginleşiyor. Valencia’daki Santiago Calatrava Kültür Sarayı El Hemisférico, Graz’ın “friendly alien” olarak anılan kültür merkezi ve elbette Louvre gibi yerler. Fransız krallarının Paris’teki eski ikametgahı, monarşinin yıkılmasının birinci yıldönümü olan 10 Ağustos 1793 tarihinde “cumhuriyetin baş kültür müzesi” olarak hizmete girmişti. Bu sanat müzesine giriş 1989 yılından beri Ieoh Ming Pei’nin tasarladığı, sarayın avlusunda yükselen, acil iniş yapmış bir uzay gemisini andıran cam piramitten geçekleşiyor. Bu kıtanın turistlerce en çok tercih edilen seyahat merkezi olması bu bakımdan pek de şaşırtıcı değil: Her yıl Avrupa ülkelerinden birinde tatil yapan toplam turist sayısı 672 milyon. Çoğunluğun tercihi Fransa, İspanya ve İtalya oluyor.

AB’nin sloganı “farklılıkta ­birleşme” Avrupalılığın nasıl ­tanımladığının bir özeti.

Daha fazlasına cesaret

İnsanın yalnızca Avrupa kültür tapınaklarını ziyaret edebilmesi için bile bir Galapagos kaplumbağasının ömrüne sahip olması gerekirdi. Bunlar arasında bilime adanmış pek çok kültür merkezi de var. Örneğin Münih’te yer alan ve dünyanın en büyük teknoloji müzelerinden biri olan Alman Müzesi gibi. Çünkü bu da Avrupa’nın bir yüzü. Burası yalnızca kültürün beşiği değil, aynı zamanda üretime yönelik gün be gün yeni fikirlerin doğduğu bir kaynak. Mesela dünyanın düz bir disk olamayacağı fikri ilk olarak bir Avrupalının aklına gelmişti. Hem de Antik Yunan’da. Değiştirilebilir harflerle çalışan ilk matbaa, pizza, bilgisayar, Noel, araba, sinema, psikanaliz, narkoz, penisilin, futbol ve feminizm, hepsi burada bulundu. Tüm bunları kendi sınırlarının ötesine bakıp daha fazlasına cesaret etme, kendi varlığının kısıtlı alanının dışına çıkarak düşünebilme arzusunun büyüklüğüne borçluyuz.

47 ülkeye ayrılan ve aynı zamanda – şimdilik – 28 ülkenin siyasi bir birlik oluşturduğu bir kıtada klostrofobi duygusunun uyanması akla yatkın olurdu. Tabi eğer Avrupa bir matruşka misali dur durak bilmeden yeni yüzler, bakış açıları, her an insanın şaşkınlığa uğratan ve nefes kesen yepyeni şeyler ortaya çıkarıyor olmasaydı. Avrupa’da her ülke kendi geleneklerini, özelliklerini, renklerini ve atmosferini ve dilini koruyor. Öte yandan moda, müzik, film, tiyatro, sanat deyince her şey değişimin akışını izliyor. Avrupa Birliği’nin sloganı “farklılıkta birleşme”, yaşam biçimi ve tarzında çok büyük bir çeşitliliğinin damgasını ­taşıyan bir yaklaşımı özetliyor. Bunun zirveye çıktığı ­noktalarsa Paris, Madrid, Berlin, Prag ya da Viyana gibi metropoller. Bu şehirlerin Avrupa’nın en çok tercih edilen seyahat merkezleri olması ve gelen ziyaretçi sayısının, bu kentlerin kendi nüfusunu gölgede bırakacak rakamlara ulaşması pek de şaşırtıcı sayılmaz.

Avrupa aynı zamanda aklını kullanmasını biliyor. O yüzden burada yaşayan insanlar kalbe giden yolun mideden geçtiğini de biliyor. Dünyanın en önde gelen restoranlarından bazıları burada. Ama aralarında Berlin’deki Markthalle 9, Viyana’daki Naschmarkt ya da Barcelona’daki Mercat de la Boqueria gibi yeni ve çarpıcı örnekleriyle yiyecek pazarlarının en nadide örneklerini de bulmak mümkün. Pek çok Avrupalı, beslenmenin siyasi ve ahlaki sorumlulukla iç içe olduğu bilinciyle hareket ediyor. Üzerine güzel bir tartışma açılabilecek bir konu. Ne de olsa tartışma şevki de Avrupa’nın özelliklerinden. Her yakın ilişkide olduğu gibi burada da kimi zaman birbirini kızdırabilmek, bozuşmak ve küsmek işin bir parçası. En azından sıkılmaya yer yok. Çünkü Heyecan, hareket ve hızla atan bir nabız var.

Tüm bunlara rağmen Avrupa mükemmel olmanın çok uzağında. Yine de son kertede onu tam da bu haliyle ve bundan ötürü sevmek gerek.

Newsletter #UpdateGermany: You would like to receive regular information about Germany? Subscribe here to: