Almanya’nın Avrupa’daki yeni rolü

Almanya yeniden birleşmenin ardından Avrupa’da daha çok sorumluluk almak için özel bir talepte bulunmadı. Fakat pek çok sebepten ötürü bu sorumluluklar Almanya’ya düşüyor.

İki Almanya’nın 1990 Yazı ve Sonbaharı boyunca yürütülen İki Artı Dört Müzakereleri sonucunda 3 Ekim 1990 tarihinde birleşmesinden bu yana “Alman sorunu” halledilmiş bulunuyor: Federal Almanya Cumhuriyeti uluslararası hukuk nezdinde bağlayıcı bir şekilde Oder ve Neiße boyunca uzanan Doğu sınırını tanımış, iki devlete bölünmüş ulus yeniden birleşmişti ve Doğu ve Batı askeri birlikleri yani NATO ve Varşova Paktı arasındaki sınır artık Avrupa’nın ortasından geçmiyordu.

1990 yılında ve uzun bir süre boyunca, 1989 Sonbaharında gerçekleşen siyasi değişikliklerin değerini anlamak için geçmişe dönüp bakılmaya devam edildi. Bu bakış şükran ve rahatlamanın hakim olduğu bir bakıştı: Nihayet İkinci Dünya Savaşı tam anlamıyla sona ermişti ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Avrupa’daki barışın eğreti karakterini daima hatırlatan ve gözler önüne seren bir sınır rejimi sona ermişti. Coğrafi Avrupa siyasi olarak yeniden düzenlenmeye hazırdı.

“Alman sorunu” olarak anılan meselenin çözümü ve Avrupa’daki bölünmüşlüğün aşılmasıyla dünya siyaseti açısından özellikle de son birkaç yıldaki öncü veya artçı silahlanmayla iyice bilenen kriz bölgelerinden biri ortadan kalkmış oldu. Artık yeni roketler yerleştirmek yerine büyük ölçekli bir silahsızlanma başlamıştı: Sovyet Ordusu Orta Avrupa’dan çekildi, Amerikalılar Batı Avrupa’daki askeri birliklerinin sayısını azalttı, Alman Ordusu’nun personel sayısı kısa süre içerisinde öncekine kıyasla yarıdan daha azına indirildi. Bu koşullar altında geleceğe bakışın, geçmişe bakışın içine dahil olması son derece anlaşılır bir durum. Birleşik Almanya’nın gelecekte Avrupa’da oynayacağı rol Alman kamuoyunun gündemini meşgul eden konular arasında yer almıyordu. Geleceğe bakış geçmişin artık kati olarak geride kalmış olması manzarası karşısında tükenmişti.

Almanya’nın gelecekte Avrupa ve dünyada oynayacağı rol üzerine kafa yorulmamasının bir diğer nedeni de ülkenin birleşmenin hemen ardından asli olarak kendisiyle meşgul olmasıydı: Doğu’daki yeni eyaletlerin ekonomik entegrasyonu, eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin (DAC) üretim tesis ve teçhizatlarının geniş ölçüde köhne olması dolayısıyla beklenenden çok daha zordu. Ekonomik problemlerin sosyal kırılmalara yol açmasıyla 1990’ların sonunda Almanya devlet borçlanması gibi konularda Avrupa’nın dikkat edilmesi gereken problemli yerlerinden biri sayılıyordu. Almanya’nın günün birinde mali politika ve bütçe restorasyonu konusunda Avrupa’da “örnek ülke” haline geleceği o zamanlar tahayyül bile edilemezdi. Ayrıca para biri olarak Avro’ya geçişle birlikte Almanya diğer Avrupa ekonomileri karşısındaki en önemli gücü olan Alman Markı’ndan da vazgeçmiş gibi görünüyordu.

Avrupa yolunda her şey doğru gidiyormuş gibi görünüyordu. Özellikle de AB içerisindeki en büyük nüfusa sahip ülke olarak Almanya birleşik Avrupa’nın gerçekleşmesi için en büyük istekliliği sergiliyordu. Fakat sorun şuydu ki Avrupa Birliği bu süreç içinde özellikle de her geçen gün daha çok aday 
ülkenin birliğe kabul edilmesiyle değişmiş ve “Avrupa Birleşik Devletleri” projesinin siyasi açıdan gittikçe daha uzak bir gerçeklik haline gelmişti. “Avrupa Altılısı” olarak anılan Fransa, İtalya, “eski” Federal Almanya Cumhuriyeti ve Benelüks devletlerinin 1960’larda kurduğu ekonomik birlik bünyesinde son derece olası görünen bu proje Güney, Kuzey ve Doğu’ya doğru genişlemeyle siyasi bir imkansızlığa dönüştü. Fakat Avrupa’da birlik esrimesi içerisinde kimse bunu dillendirmek istemiyordu. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği bağlamında Avrupa toplumunda ortaya çıkan kimlik tartışması yapay bir tartışmaya olarak kaldı. Zira Avrupa Birliği çoktan ortak bir kimlikten söz edilemeyecek kadar büyük ve heterojen bir hale gelmişti. Fakat başkasının farklılığına işaret edilirken aslında sahip olunmayan bir kimlik üretilmişti.

Türkiye’nin AB üyeliği tartışmasında sanki tartışılmaz bir Avrupa kimliğine bağlılık, Avrupa projesinin sınırsız genişlemesine engel teşkil ediyormuş havası yaratıldı. Türkiye’ye karşı bu farklılaştırma ile AB ortak bir siyasi kültür üzerine kurulmuş imajı yaratıldı. AB içerisindeki siyasi kültüre ilişkin düşünce yapısı farklılıkları ve sosyal yapının heterojenliği bu yolla bir tartışma konusu olmaktan çıktı. Ancak 2008’den sonraki yıllarda ortaya çıkan Avro krizi bu yanılsamayı ortadan kaldırdı: Avrupa’yı ayıran farklılıklar ve karşıtlıklar görmezden gelinemez hale geliyor ve bununla nasıl başa çıkılacağı sorusu birdenbire açıkça dile getirilmeye başlandı. Bununla birlikte Almanya’nın Avrupa’daki rolü de kaçınılmaz olarak bir soru olarak ortaya çıktı. Bunun bir tercih olup olmamasının ötesinde Almanya kaynaklar ve yetkinlikleri açısından, heterojenlik ve merkezkaç kuvvetinin tehdidi altındaki Avrupa’yı birarada tutabilecek yegane ülke konumuna gelmişti. Böylece Almanya’nın Avrupa ve dünyadaki rolü belirlenmiş oldu: Avrupa’da birliği birarada tutarken dünyada da Avrupa ekonomisinin Doğu Asya’nın ekonomik yükselişi karşısında marjinalize olmasını engellemek zorunda. Almanya bunu elbette tek başına başaramaz; diğer ülkelerin ona yardım etmesi gerek. Fakat Almanya kendini bu göreve adayan grup içerisinde başrolü oynamak zorunda.

Fakat böylesi bir görevin aslında Avrupa Birliği kurumlarının işi olması gerekmez miydi? Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ya da gerektiği noktada Avro Grubu? Bu kuruluşlar, özellikle de parlamento tam da bu gibi görevleri üstlenmek ve AB ülkelerinin devlet ve hükümet başkanlarının 
biraraya geldiği devletlerarası buluşmaların etkisini azaltmak amacıyla güçlendirilmemiş miydi? En azından niyet buydu. Fakat gerçekte ortaya çıkan durumsa bunun tam tersi. Ortak para birimi olarak Avro Avrupa’yı ortak bir alan olarak herkes için elle tutulur hale getirmeye yönelik bir proje olarak kurgulanmıştı. Bu hedef gerçekleştiyse de Avro aynı zamanda mali kriz dolayısıyla birliğin güneyindeki ülkelerde atık kimsenin yeniden ortaya çıkacağına ihtimal vermediği ulusal hasetlerin canlanmasına yol açtı. Bunun sebeplerinden biri de insanların kriz anlarında “uzaktaki” Avrupa’ya değil “yakındaki” kendi ulusal hükümetlerine ümit bağlaması.

Avro krizinin zirveye ulaştığı noktada daha önce pek çok kez güçlendirilmiş olan Avrupa Parlamentosu neredeyse hiçbir rol oynamazken asıl aktörler devletlerarası buluşmalarda bir araya geliyordu. İngiltere’nin AB içerisinde kalıp kalmayacağı konusunda da benzer bir tablo söz konusu. Bu Brüksel ya da Straßburg’da karara bağlanacak bir sorun değil. Mesele bu noktaya ulaştığında herşey doğrudan Berlin ve Londra arasında görüşülecek. Bu durumdan Avrupa Projesi’yle derinden çelişmesi dolayısıyla esef duyulabilir. Ama bu durum bir gerçeği değiştirmiyor: Almanya jest yaparak veya anlaşmalarda ısrar ederek İngiltere’yi Birlik içinde tutup tutmamanın (veya bedel fazla yüksek olacaksa konuyu zamana yayma) kararını verecek asıl aktör. Burada Yunanistan’ın devlet borçlarından doğan krizinde gözlemlenen durum tekrarlanıyor. Kurumların direncinin ya da beklentiler karşısındaki yeterliğinin ortaya çıktığı durumlar yine krizler. AB’deki Yunanistan’ın mali problemleri ve İngiltere’nin birliği terk etme arzusunun yalnızca en göz önünde olan örneklerini oluşturduğu krizler sırasında AB kurumlarının kapasitelerinin aşıldığı ortaya çıktı. Bu kurumlar “normal koşullar” için, yani Avrupa’yı büyük sorunlarla karşılaşılmadığı ve ortak sorunlar mutabakat içerisinde çözülebildiği durumlarda yönetmek üzere tasarlandı. Fakat durum bu çerçevenin dışına çıkar çıkmaz iktidar el değiştiriyor ve ulusal hükümetler yeniden asli aktörler haline geliveriyor.

AB’nin son krizler karşısındaki istikrarında, AB’nin asli kurumlarının kapasitesi aşıldığında Avrupa’daki müzakere ve karar süreçlerinin kaydırılabildiği ikinci bir düzlemin varlığının da elbette payı var. AB ciddi bir krizle mücadele yetkinliğine sahip derin ve katmanlı bir kurumsal yapıya sahip; bu yapı bugüne kadar Avrupa’nın dağılması ya da Avro’nun başarısızlığa uğramasına ilişkin tüm öngörüleri haksız çıkardı. Almanya bu derin kurumsal düzenlemede istikrarı sağlayan bir güç. Bu aynı zamanda şu anlama da geliyor: Avrupa’da her geçen yeni krizde ve krizlerin uzamasında Almanya’nın rolü daha da açık ve net bir şekilde ön plana çıkacak. Elbette bu göz önündelik Alman yönetiminin kararlarını da daha kırılgan hale getiriyor. Almanya’nın rolü siyasi diskurun nesnesi haline geliyor. Bu da Almanlar için bir diğer yeni tecrübe: Almanya’nın Avrupa’daki rolü yalnızca tartışmaya açık olmakla kalmıyor, münakaşalar da yaratabiliyor.

Peki bu noktaya nasıl gelindi? Almanya’nın ne elitlerinin ne de özellikle geniş halk kitlelerinin bu rolü elde etmek için herhangi bir zorlamada bulunduğu söylenemez. Zaten Avrupa projesinin cazibesi aslında tamamen siyasi yönetim görevlerini hafifletecek olmasında yatıyordu. Amaç kendini geri plana çekip sorumluluğu başkalarının üstlenmesine izin vermekti. Sadece ekonomik meselelerde daha kararlı bir tutum alındı; bunu yapmak, verdiği katkılardan dolayı eleştiri almamak için de anlaşılır bir şeydi. Almanya’yı bu geri plandaki rolden uzaklaştırıp göz önündeki eleştirilebilir bir pozisyona getiren birden fazla gelişmenin biraraya gelmesiydi.

Burada ülkenin yeniden birleşmesiyle birlikte ortaya çıkan fakat ilk aşamada buradaki ekonomik uyum süreçleri dolayısıyla (eski Doğu Almanya bölgesinden) yeni eyaletlerde gözle görülür hale gelemediyse de Avro krizinin patlak vermesiyle iyice hissedilir hale gelen Almanya’nın ekonomik ağırlığı ilk sırada yer alıyor. Almanya Avro bölgesindeki ekonomik gücün dörtte 
birinden fazlasına sahip ve dolayısıyla aşırı borçlanmış Güney ülkelerine verilen destek programlarında içine girdiği mali riskler de aynı oranda 
büyük. Bu bağlamda ekonomik yardım koşullarının belirlenmesindeki belirleyici konum ister istemez Almanya’ya düşüyor. Ayrıca bu durum ülkenin kendi bütçesi açısından çok büyük riskler taşıdığından ve Avro kurtarma politikasına karşı bir muhalefet oluştuğundan hükümetin öncelikle bu siyasetin amacını ve mantığını kendi vatandaşlarına açıklaması gerekti. Burada Almanya’nın Avrupa’daki ve onun ekonomik yapılanmasındaki çıkarlarının dile getirilmesi gerekti ve bu açıklamalar Avrupalı diğer partnerler tarafından da dikkatle takip edildi. Kontrolü devretme ve ikinci planda pasif bir konumda olma zamanı sona ermişti.

Avro krizi yalnızca Almanya’nın ekonomik ağırlığını değil, Avrupa’nın sosyo-ekonomik heterojenliğini de görünür kıldı. Güneye ve doğuya doğru genişlemeyle ekonomik güçleri ve refah seviyeleri merkez Avrupa ülkelerinin çok uzağında kalan ülkeler birliğe dahil edilmiş oldu. Beklenti bu ülkelerin yavaşça arayı kapatacağı yönündeydi. Burada adım adım yakınlaşmanın belirleyeceği uzun soluklu bir süreç öngörülüyordu. Avro krizi kelimenin tam anlamıyla araya girdi ve yakınlaşma öngörüsü giderek büyüyen mesafe tablosuyla gölgelendi. Avrupa’daki yapılar arasında daha önce gelecek beklentisiyle yumuşayan sürtüşme potansiyeli ortaya çıktı ve Almanya’nın Avrupa sahnesine siyasi anlamda karar alıcı bir aktör olarak çıkması zorunlu hale geldi. Bu durum onaylayan ve onaylamayan seslerin çıkmasına yol açtı ve kısa süre içinde Almanya’nın tarihini yani İkinci Dünya Savaşı’nı kendi siyasi amaçları için kullanmaya başlayanlar ortaya çıktı. Krizin nedenlerini ve sonuçlarını atlatmak üzere ortaya konulan proje bir siyasal araçsallaştırma arenasına dönüştü.

Avrupa’daki ekonomik ve mali sorunların tek sorumlusu Avrupa periferisindeki sosyal yapılar arasındaki uçurumlar değil. Birliğin diğer iki büyük kurucu üyesi olan ve teoride AB’nin heterojenliğini dizginleyecek çekirdek Avrupa’nın yapılandırılmasında önemli bir rol oynaması beklenen Fransa ve İtalya’da bir türlü gerçekleşmeyen ekonomik dinamizm de buna eklendi. Fakat farklı siyasi nedenlerle bu iki ülke Almanya’nın kendini küresel ekonominin şartlarına hazır hale getirdiği reform sürecine eklemlenemediler.

Bunun sonucu olarak da “merkezi güç” rolü ve konumu tek başına Almanya’ya düştü. Bu durum belli bir süre değişmeyecek. Fakat Almanya’nın bu görevleri yerine getirirken destek ve yardıma ihtiyaç duyacağı açık. Bunlar AB kasasına ödemelerinde artı konumda bulunan ve yardım hazır olan bazı daha küçük ülkeler.

Almanya’nın yeni rolü yalnızca Avrupa içindeki ağırlık dağılımıyla değil aynı zamanda AB dışı aktörlerin de etkisiyle belirlendi; burada asli aktörler Rusya ve ABD oldu. Bu ülkeler önemli ve aynı zamanda çetrefilli sorular 
söz konusu olduğunda müzakere sürecini hızlandırmak ve sonuçlarını inşa etme amacıyla AB’yi es geçip onun en önemli aktörüyle iletişime geçiyorlar. Böylece Almanya’nın yeni rolü dış etkilerle de güçlendirilmiş oluyor. Bu Almanya’nın belli açılardan geri çeviremeyeceği ama aynı zamanda üstünlüğü karşısındaki çekinceleri daha da güçlendirmemek adına son derece 
dikkatli ve sakıngan bir şekilde ele alması gereken bir ön plana çıkış. Muhtemelen bu noktada da, Avrupa kurumları ile kararların devletler arası 
görüşmelerde alındığı durumlar arasındaki ilişki için geçerli olan şey geçerli: Normal işleyişte Alman siyaseti gözle görülür şekilde kendini geri çekerek önceliği Avrupa Birliği’ni temsil eden kurumlara bırakabilir (ve bırakmalıdır); zorlu durumlar ve krizlerde ise bu işlemeyecektir. AB içerisinde normal işleyişin hakim olduğu süreçlerin giderek azalacağı ve krizlerin daha 
sık ortaya çıkacağı da hesaba katılmalı. Dolayısıyla Almanya’nın yeni rolünde ilk aşamada bir değişiklik olmayacaktır. Bu durum Alman siyasetinde büyük bir beceriyi ve Alman halkında çok derin bir ortak Avrupa anlayışını elzem kılıyor.

PROF. DR. HERFRIED MÜNKLER 
en ünlü Alman siyaset bilimcileri ve 
fikir tarihi uzmanlarından biri. Prof. Münkler Berlin 
Humboldt Üniversitesi’nde ders veriyor.