Tarihten alınacak ders: 
Zulme uğrayanların korunması

1949 Alman Anayasası’nda “siyasi baskı görenler, sığınma hakkına sahiptir” maddesi yer almaktadır. Bugün bu konuda devletler üstü düzenlemelere de gerek duyulmaktadır.

Sığınma ihtiyacı duyan birileri varken, bunu onlara sağlayıp sağlamama kararı mı söz konusu, yoksa ona bunu sağlamak bir zorunluluk mu? Sığınma, bir merhamet konusu mu yoksa bir hak mı? Ülkelerinden kaçıp Avrupa’ya gelen insanların sayısındaki artış, bu sorulara açıklık getirilmesini gerektiriyor. Konu herkesi ilgilendiriyor; bugün sığınmacıları kabul etme konumunda olanlar, yarın aynı kaderi paylaşıyor olabilir.

Memleketinden kaçma ve yerinden edilme, halklar ve devletler tarihinin ayrılmaz bir parçası. Fakat mülteciyle onu kabul eden devlet arasındaki diyalektik, bugün daha farklı, geçmişte olduğundan daha zor. İlk zamanlar “Sığınma” bağımsız krallıkların gösterdiği bir alicenaplıktı. Bu hakkı elde edenler, eski Yunanca’da soygun, yağma anlamına gelen “Sylon”dan korunmuş oluyordu. Mısırlılar da mağdurlara sığınacak yer sunuyordu, keza Anadolu’daki Hititler de. Eski Ahit’te Musa’nın, özgür kentleri sığınma yeri olarak seçmesi gerektiği yazıyordu. Hz. Muhammed de Medine’ye sığınmıştı.

Tapınaklar, kiliseler ve manastırlar, dünyevi hakimiyet karşısındaki tanrısal karşı güç olarak sığınma kavramının dini temellerine işaret ediyor. Tarih içerisinde sığınma hakkı, suçlular için de bir koruma sunuyor, onları kan davalarına karşı koruyor, hukuki yollardan yargılanmalarını mümkün kılıyordu. Yeni Çağ’a doğru atılmış erken bir adımdı bu.

Bugün soygun ve yağmanın yerini baskı ve zulüm aldı. Fakat sığınma kavramı, suçluların takibatı boyutunu hala koruyor: halkların demiryolu ya da deniz yoluyla gerçekleştirdiği hareketliliğindeki artış, suçluların da yurt dışına kolaylıkla çıkabilmesinin yolunu açtı. Kimin sığınmacı olarak kabul edileceği, kimin geri gönderileceğinin yasalarla düzenlenmesi gerekti. Bugün sığınma kavramı tartışmasını belirleyen uluslar ötesi bağlam olsun, devletlerarası ve devletler üstü çözümlere duyulan ihtiyaç olsun, bunlar, Avrupa Birliği’nin kurulmasından çok daha önce var olan unsurlardı.

Buna rağmen sığınma kavramının insan haklarına ve bireysel haklara ilişkin yanlarının gelişebilmesi için, soykırımların, Nasyonal Sosyalist terörün, yıkıcı savaşların yaşandığı 20. yüzyılın gelmesi gerekti. Tüm dünyayı etkileyen 2. Dünya Savaşı felaketi milyonlarca insanı yurtsuz bıraktı. İhtiyaç halinde olan pek çok kimsenin hiçbir yere kabul edilmemiş olması trajedisi, Alman Anayasası’nın ilgili maddesinin oluşum sürecine yansıtılmıştır. Buna göre, sığınma ihtiyacında olanlar bir daha asla “yalvaran” konumuna düşmemeliydi. Bu nedenle 1949’dan beri Alman Anayasası’nda, “siyasi baskı görenler, sığınma hakkına sahiptir” maddesi yer almaktadır. Maddenin nasıl ifade edileceği, uzun tartışmalara yol açmıştı: kimin baskı gören olarak görüleceği daha açık tanımlanmalı denilmişti.

Sonuçta SPD’li Carlo Schmid tarafından önerilen liberal bir yaklaşım kabul görmüştü. Sığınma kavramının tarihselliğinin sezildiği bir yaklaşımdı bu; devletin kucaklayıcı yaklaşımının bir göstergesi olarak koruma. Sığınma hakkı kullanımının kötüye kullanımı konusundaki yorumlara Schmid’in verdiği karşılık büyük ses getirmişti: kucaklayıcı olmak isteyen, bir insan hakkında yanılabileceği riskini de göze alabilmeliydi.

Dünyada pek rastlanılmadığı bir şekilde anayasada bir madde olarak yer alan Almanya’da sunulan sığınma hakkı, yanılma riskini en başından beri göze almış oluyordu. Söz konusu hak kullanıcılarına, zamanla sosyal devlet özelliği daha güçlenen bir ülkeye giriş yapma ve geçici kalış hakkı verdiğinden, 70’li ve 80’li yıllarda başvuru sayıları artarken kabul oranlarının aynı kalması, tartışmaları şiddetlendirdi. Bunun üzerine 1993’de anayasa değişikliği için gerekli olan üçte iki çoğunluk elde edildi. Yasa metninin içeriği korunsa da “güvenli üçüncü ülke” kavramıyla bir sınırlama getirildi: kendisine fiilen herhangi bir tehlikenin gelmeyeceği ülkelerden Almanya’ya giriş yapanların başvuruları, iltica kapsamına girip girmediği araştırılmadan reddedilebilecekti.

1993’de getirilmiş olan değişiklikler bugün hala eleştiriliyor. Özellikle de, koruma hakkına yöneltilen insani yardım talepleriyle uyuşmadıkları için. Bir diğer eleştiri de, sığınma ile Anayasa’nın birinci maddesinde güvence altına alınan insanın onurunun dokunulmazlığının korunması arasındaki ilişki meselesi. Anayasa Mahkemesi, Meclis’le aynı görüşü paylaşarak değişikliklerin Anayasa’ya uygun olduğu kararını verdi. Gerekçeye göre, sığınma hakkındaki insan onuru hususu önemliydi fakat bu durum yasa koyucuyu, istediğinde bu hakkı iptal etmekten alıkoyamazdı.

Ulusal sığınma mevzuatları, uluslararası hukuk ve Avrupa hukukunun temelini oluşturduğu bir üst yapı bağlamında şekillendirilmektedir. Ana referans kaynağı, bireysel ve özel hedef seçilmiş olarak baskı ­görenlerin baskı gördüğü ülkeye geri gönderilmesini yasaklayan Cenevre Mülteciler Sözleşmesi’dir. ­İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise bireylerin, işkence tehdidinin bulunduğu ülkelere sınır dışı edilmesine karşı gelinmektedir. Bu konuda en çok çaba gösteren ise 2004 tarihli “Lahey Programı”yla ortak bir sığınma sisteminin kurulmasına öncülük eden AB’dir. Burada sığınmacılara sunulacak korumanın asgari normları belirleyen tekil düzenlemeler dışındaki tek düzenleme olan Dublin Sözleşmesi, sığınma talebinin, sığınmacının ilk giriş yaptığı AB ülkesi tarafından incelenmesini yeterli saymaktadır.

Güncel mülteci ve göç akınlarının Dublin Sözleşmesi’nin uygunluğunu şüpheye düşürdüğü gözlemlenmiştir. AB ülkelerinin, memleketlerinde zarar görme tehlikesi altında olanlara koruma sunma sorumluluğu halen mevcut. Dolaşım serbestisi birliği olan Avrupa, ne derece kucak açıcı olacağı ve ileride hangi noktadan itibaren bir sınırlama olacağı konusunda bir uzlaşıma varmak zorunda. Bu süreç sonunda sığınma başvurusu yapanlara sunulan koruma ve hizmet kapsamının eşitlenmesi söz konusu olabilir. Bunun için yeniden bir anayasal değişikliğe ihtiyaç olup olmayacağı henüz belirsiz.