Deneysel tınılarla 
müziğe yön vermek

Onlar için hiçbir tını acayip, hiçbir ritim aşırı karmaşık değil: Ensemble Modern ve yeni müziğin diğer Alman temsilcileri

20. Yüzyılın bazı bestecileri uzun süre sabır taşı misali çalışmalar yapılmasını beklemek durumunda kaldı. Onların yenilikçi eserleri sesler, eylemler ve tınılar için kullandıkları işaretleri deşifre edebilecek icracılar olmadığından 
raflarda tozlanmaya mahkumdu. Mesela Pierre Boulez “Livre pour quatuor” eserini 1948-1949 yılları arasında besteledi. Eserin en azından bir kısmının seslendirilmesi altı yıl sonrasını bulurken tamamına yakınının seslendirilmesiyle ancak 2000 yılında Quatuor Parisii tarafından gerçekleştirildi. Topluluğun kemancısı Irvine Arditti bu eseri reepertuarının en zor eserleri arasında sayıyor. Bu Boulez’in Arnold Schönberg’in izindeki tüm avangard müziğin anahtarı niteliğindeki “Le marteau sans maître” eseri için de geçerli. Şef Hans Rosbaud 1955 yılında Südwest Radyo Orkestrası’yla bu eseri ilk kez seslendirebilmek için 44 prova yapmak zorunda kaldı. Böylesine karmaşık ritimleri çözebilecek perküsyonistler gibi şefin işaretlerini takip edebilecek gitaristler de nadirdi.

Aslında günümüz bestecileri kendilerini şanslı saymalı. Onlar eserlerini anlaşılmaz yapılarla uğraşı sanat icralarında alışkanlık haline getirmiş olan müzisyenlere büyük bir estetik güven içinde emanet edebilirler. 1980 yılında Ensemble Modern’in kuruluşuna dek müzik konusunda pek çok şeyin genellikle öncüsü olan Almanya’da yeni müzik konusunda uzmanlaşmış bir topluluğun ortaya çıkması Fransa ve İtalya’ya kıyasla daha uzun zaman aldı.

Boulez’in kurduğu Ensemble intercontemporain’dan dört yıl sonra kurulan Ensemble Modern bu yeni yolun uzmanları arasında hızla en üst sıralardaki yerini aldı. Günümüzde merkezi Frankfurt/Main olan bu topluluğa verilen değeri yalnızca aldıkları sayısız ödül değil, pek çok saygın bestecinin eserlerini seslendirme işini de onlara vermesi de kanıtlıyor. Köklü 
sol gelenekle kendilerini yöneten bu topluluk için ne herhangi bir ritim aşırı karmaşık olabilir ne de herhangi bir deneyin aşamayacağı sınırlar 
var. Bir üflemeyle, bir tele ya da tuşa dokunuşla, bir ağızdan ya da bir 
insanın elinden çıkmış olamayacak gibi görünen tınıların hiçbiri aşırı 
tuhaf olamaz.

Bu topluluğun kuruluşundan bu yana geçen 35 yılda nasıl olup da böylesi bir saygınlığa ulaştığını kendilerine soranlar asli olarak iki nedenle karşılaşacaklar. Topluluğun üyeleri “rolling stone” düsturunu benimsemiş: 
Sürekli hareket etmek, yosun bağlamamak, rutinlerin oluşmasına izin 
vermemek ilkeleri. Ayrıca hiçbir sanatsal önyargıyı da kabul etmiyorlar. Bu özellikleri onlara György Ligeti ve Nina Hagen, Frank Zappa ve Karl­heinz Stockhausen, Mauricio Kagel ve Heiner Goebbels, Bill Viola ve Steve Reich gibi birbirinden çok farklı sanatçıların saygısını kazandırmış. Topluluğun 12 farklı ülkeden gelen 22 üyesi ile kapsamlı oda müziğinden 
müzik tiyatrosu eserlerine, video projelerinden orkestral eserlere ve caza uzanan geniş repertuarları, bu topluluğu bugün olduğu şey yapan en önemli özelliklerden.

Bu topluluğun varlığı ve uzmanlığı dahi başlı başına sanatçıların ruhunu kanatlandırarak bestecilik ve icracılık arasında öngörülemeyen bir etkileşimin doğmasını sağladı. 68 kuşağının alternatif çevrelerinden gelen ve “Sogenanntes Linksradikales Blasorchester” adlı topluluğuyla klasik avangarda dahil meslektaşlarından çok farklı bir özgeçmişe sahip, gelenek dışı bir sanatçı olan Heiner Goebbels, Ensemble Modern’in yardımıyla dramaturginin, müzikal yapının ayrılmaz bir parçası haline geldiği müzikal üslubunu kusursuzlaştırma şansını yakaladı. Goebbels’in “black on white” eseri ya da drama konçertosu “Eislermaterial”da eseri icra eden grup 
yalnızca eserin seslendiricisi değil, bir anlamda partitürün ve bestenin 
de parçası.

New York ve Paris’te yaşayan ve büyük bir hızla kuşağının en başarılı 
ve en çok tartışılan bestecileri arasına girmeyi başaran 1971 Marl do­ğumlu Matthias Pintscher de eserleri için Ensemble Modern’in yanısıra Klang­forum Wien ve aynı zamanda şefliğini yaptığı Ensemble intercontemporain gibi toplulukların becerilerinden faydalanıyor. Öte yandan Pintscher kullandığı gelişkin ve zorlu üslubuna Giselher Klebe, Hans Werner Henze, Pierre Boulez ve Péter Eötvös gibi ustaların yanında aldığı bestecilik eğitimiyle geleneksel yoldan ulaştı. Eserlerinde Anselm Kiefer ve 
Cy Twombly gibi görsel sanatçıların yapıtlarından ya da Artur Rimbaud’un edebiyat tarzından da esinlenen besteci müzikal tınıları renk elementl­erine ayrıştırarak sıradışı bir biçimde yeniden düzenleyen eserler ortaya koyuyor.

Pintscher’den iki yaş küçük Münih’li klarnetçi ve besteci Jörg Widmann için de aynı şeyler geçerli. Fakat Widmann klarnet için yaptığı bestelerinin çoğunda aynı anda hem enstrümanının en son tekniklerini ve ifade biçimlerini hatmetmiş icracı, hem de her çeşit yeni formu eserlerinde ustaca hayata geçirebilen bestecinin rolünü üstleniyor. Onun eserlerini çarpıcı yapan şey, kemanlarda yayın eşiğe yakın çekilmesiyle ortaya çıkan sert seslerin ya da bir konser piyanosunun telinde yapılan glissandonun açıkça gösterdiği üzere bu müziğin kantilene tarzı bir ruhtan geliyor olması ve buradaki tınısal dilin duyulara işlemesi.

Michael Wollny ilk bakışta bu sanatçılar grubuna dahil edilemez gibi 
görünebilir. Gene de belli açılardan onu da yeni müziğin beste ve icra 
biçimlerinin bir temsilcisi olarak saymak mümkün. Zira caz piyanisti demekte tereddüt edilen 1978 doğumlu bu sanatçının yarattığı müzikal harikalar diyarında türler arası geçişler son derece zengin. Bunun sebebi müzisyenin, Robert Johnson’un bir blues parçasını Schubert’in geç dönem sonatlarından ya da John Cage’in hazırlanmış piyanosundan ayıran şeyin muhtemelen müzikal bir özden ya da esere uygun estetik yaklaşımdan 
ziyade algının önyargısı olduğunu sezmiş olmasında yatıyor.