“Wagner mitosu”

Hem sevgiyi hem nefreti üzerine çeken bir müzik adamı. Bir müzik revizyoncusu. Richard Wagner 200 yaşında.

picture-alliance/dpa

Müzik yazarı Harold C. Schonberg “büyük besteciler” üzerine yazdığı kitabında Richard Wagner’e ayırdığı bölüme “Alman devi” gibi gayet iddialı bir başlık atmış. Her ne kadar Schonberg, her bakımdan hipertrofi eğilimi gösteren ünlü besteci hakkında pek çok olumsuz şey yazsa da onu betimlemekte kullandığı insanın gözünü korkutan “dev” ifadesi daha ziyade bir iltifat niteliğinde. 1813 yılında Leipzig’de doğan ve 1883 yılında ölen Richard Wagner hem çağdaşları hem de kendisinden sonraki nesiller için yalnızca kişiliğiyle değil, yapıtlarıyla da iz bırakan bir isimdi. O, müzik tarihinde eşine az rastlanır bir besteci olarak sanatsal üretiminde hem niteliği hem de niceliği birleştirmeyi başarmış bir besteci. Elias Canetti’den bir alıntı yapmak gerekirse, Wagner geçmişte olduğu gibi günümüzde de ağırlığı ve gücüyle tüm dünyayı büyülemeye devam ediyor. Bayreuth’da “Nibelungen’in Yüzüğü” serisinin eksiksiz sahnelendiği bir opera ayinine (toplam 16 saat sürüyor) katılma şansına kavuşan her kişi, “Alman Devi”ne dair bu yargıyı desteklemeye hazır ve nazırdır.

Kimi büyük besteciler tarih kitaplarına adlarını yazdırırken form, işçilik ya da estetik alanında herhangi bir yeniliğe imza atmamışlardır. Klasik dönemin protitipini yansıtan Mozart muhtemelen bu grupta anılabileceklerin en önemlisiydi. Varolanı mükemmeliyete eriştiren ve koruyan bir müzik ustasıydı. Richard Wagner ise reformculuğun şahı olarak kabul edilir. Tam da bu sebeple çok sevilip onore edilmesinin ve hayranlıkla izlenmesinin yanısıra özellikle de muhafazakarların nefretini de üzerine az çekmemiştir. Elbette reformcu ve devrimci terimlerine göreceli yaklaşmakta fayda var. Zira her yenilik, tanımı gereği süregidenin üzerinde yükselir, eleştiri ve tepki bağlamında gelenekle bağıntılıdır. Üstelik genellikle eski şeyler yeni modellerin temelini oluşturarak bir gelenek kurarlar.

Carl Maria von Weber “Euryanthe” adlı eserinde “reçitatif” ve aryadan oluşan gelenekselleşmiş opera kalıbı yerine kendi içinde gelişerek süreklilik arzeden bir yapı kullanmıştı. Wagner ise bu anlayışı kendi müzikal dramasının temel ilkesi haline getirdi. Diğer bestecilerde olduğu gibi Weber’de de eser içi hatırlatıcı müzikal alıntılara rastlanır. Wagner’de ise kendisinin leitmotiv (ana çizgi) olarak adlandırdığı buna benzer armonik ve melodik dönüşler “Yüzük” dörtlemesinin tamamını şekillendir. Müzik, resim, tiyatro, dans, şiir ve ses sanatlarının iç içe geçmsiyle ortaya çıkan bütünlüklü sanat eseri fikri henüz 16. yüzyılda biraraya gelen ve müzik ve drama tarihinde çok önemli bir yeri olan Floransa Topluluğu’ndan (Florentina Camarata) bu yana opera türünün başta gelen itici gücü olmuştur. Wagner’in müzikal dramaları ise ilk olarak sanatsal bireyselliği aştığı ve farklı dışavurum biçimlerinin bir potada eritmeyi başardığı eserler oldu. Henüz Romantik tarzdaki operalarından “Lohengrin”de orkestra soundunun ses rengi boyutunu, enstrümantasyonda tını alaşımı ilkesinin uygulanması olarak kullanmaya başlamıştı.

20. yüzyılın müzikal akımlarını anlamak, onların geleneksel bestecilik yöntemlerinden radikal bir biçimde yüz çevirmelerini anlamlandırabilmek ve bu bağlamda “her şeyin nasıl başladığına” dair bir fikir edinmek isteyen herkesin gözlerini Bayreuthlu müzik üstadının eserlerine ve müziğe dair fikirlerine çevirmesi gerekir. Müzikte “Modernite” gerçek anlamda Richard Wagner ile başlar. Üstelik müzik tarihinin en büyüleyici anlarından biri de bu başlangıcın tek bir tınıda elle tutulur hale gelmesinde saklıdır: Tristan akoru.

Wagner’in armonik ve melodik stili artık biçimsel anlamda ne bir drama, ne bir muzikal drama ne de opera olarak adlandırılan “Tristan”ında bir akıcı geçişler ve renkler sanatına dönüşür ve Arnold Schönberg’in eserlerine ve György Ligeti’nin kompozisyon anlayışına zemin oluşturacak bir boyuta ulaşır. Gelmiş geçmiş en statik opera olmasının yanısıra aynı zamanda kahramanının ruhsal durumunu betimlemek ve bilinçaltının derin katmanlarına işlemek konusunda eşi benzeri bulunmayan “Tristan ve İsolde”nin ve bestecisinin maruz kaldıkları düşmanlıklar yerini bu eserin müzik tiyatrosunun en büyük eserlerinden biri olduğuna dair yargılara bırakalı çok oldu. Eserin Clara Schumann gibi çağdaşlarında uyandırdığı nahoş duyguların temelleri bestenin farklı boyutlarında yatıyor. “Tristan ve Isolde”deki büyüklük, yoğunluk, armonik karmaşıklık, enstrümantasyon sanatının böyle bir icrası, böylesi bir şehvet, mitolojik güç ve hayalgücü daha önce başka bir eserde görümemişti.

Klasik Batı müziğinin fonksiyonel armoni kurallarının yıkımı Tristan akorunu oluşturan fa – si – re diyez – sol diyez seslerinde köklerini bulur; yönelimi belli olmayan, tınıların süregelmiş yönelim ve çözülüm hareketlerini sekteye uğratan ve uzmanların bugün bile, la minörle mi yoksa fa diyez minörle mi ilişkilendirilmesi gerektiği konusunda bir türlü anlaşamadıkları bir akor. ‘Sol diyez’in aslında ‘la’ya çözülecek bir appogiatura olup da akorun aslında bir çevirim akoru mu, yoksa çift yöneltenli (leitton/sensible) bir akor mu yoksa da atonal ya da Schönberg’in tanımladığı şekliyle tonal armoni sistemini sorgulayan ve uyuşumsuz seslerin (disonant) uyuşumlularla eşit konuma gelişinin ilk adımını oluşturan bir “göçebe akor” mu olduğu da belli değil. Kesin olan büyük ifade gücüne sahip bir sınır aşımı olduğu. August Everding hiç de haksız sayılmayacak tespitinde Wagner’in, henüz giriş bölümünün ikinci ölçüsünde kendini gösteren Tristan akoruyla bu dramasının başlangıcının tıpkı Baudelaires’in “Les fleurs du mal”inin edebiyat alanında yaptığı gibi müzikal anlamda modernitenin başlangıcını imlediğini dile getirmişti.


Sözün özü Richard Wagner dünya müzik tarihinde yaratıcılığının yanısıra gösterişi, spekülasyonu ve hiç de azımsanmayacak ölçüde bir kendini yüceltmeyi de içinde barındıran yıkılmaz bir anıt. Bu sebeple Wagner meslektaşı ve gençlik yıllarının diğerkam destekçisi Giacomo Meyerbeer’in eser- lerini doldurduğunu iddia ettiği “içi boş etkiler”den kendisi de belli bir ölçüde mustaripti. Fakat eğer Wagner’in devasa külliyatını; çevresine kar- şı tutumu, Yahudi düşmanlığı, ben merkezciliği ve aşırıya kaçan görev adamlığıyla birlkte değerlendirecek ya da kısacası bir insanın kişiliği yüzünden ortaya koyduklarından şüphe edecek olursak bu eserlere hakkanıyetli yaklaşmış olmayız.

Kuruluşundan günümüze kadar yalnızca Wagner’in eserlerinin sahnelenmesi için kullanılan Bayreuth’daki Festival Salonu bile müzik tiyatrosu alanında başlı başına bir anıt niteliğinde. Bakunin, Schopenhauer ve Nietzsche gibi döneminin felsefecileri ve sosyal akımlarının yanısıra Alman mitolojisiyle ilişkisinden tutun da estetik ve dünyaya bakış bağlamında tartışmalı tezlerine kadar Wagner Avrupa düşünce tarihinin ayrılmaz bir parçası. Wagner’in karmaşık eserleri ve kişiliğinden çok daha yoğun bir şekilde, müzik tarihinin diğer bestecilerinden farklı olarak tam da bu tezleri kimi zaman büyük bir öfke doğurmuş olsa da, aynı zamanda çok büyük yankı bulmuş ve Wagner üzerine büyük bir literatürün doğmasına yol açmıştır.

Bu nedenle de Wagner’e gönderme yapmak isteyenler şunu bilmeli: Wagner yorumcusu Helmuth Weinland’ın da dediği gibi, söyleyecekleri onun hakkında ancak kenar notlarıdır.


Prof. Dr. Wolfgang Sandner, Wagner uzmanı ve saygın bir müzik eleştirmeni, hala yazılarının yayınlanmakta olduğu “Frankfurter Allgemeine Zeitung” gazetesinin kadrolu yazarı olarak çalıştı.